23. 02. 2018

Hüzün ve mutluluğun şehri İstanbul

Yazdır

İstanbul…
Birlikteliğimiz ve beraberliğimizi yıkabilmek için top yekün saldırı altında olan bir ülkenin en önemli şehri,
Saldırı altında her gün onlarla anılan şehit cenazelerinin uğrak noktası,
Bu şehri böyle tanımamalıyız.

Başka türlü tanımalıyız nasıl mı?
Mânevî anahtarların açtığı kapılardan birisi.
Resûlullâh’ın (sav) Sancaktârı Hz. Halid Bin Zeyd’in makâmının bulunduğu şehir.
Gönül meltemlerinin ilâhî esintilerinin buluştuğu İslâm beldesi, dünyânın bir zamanlar yönetildiği başkent, Resûlullâh’ın sancağının muhafaza
edildiği kutlu mekân,

Umutların, hüzünlerin, batan günlerin ve yeniden doğacak günlerin şehri…
Sayabildiğim sâdece birkaç önemli özellikten bâzılarıydı bunlar. İstanbul dünyâ üzerinde 3 şehirden  geri kalmış. Bu şehirler sırasıyla:

Mekke…
Medîne…
Kudüs…
Yukarıda sıraladığımız bu üç şehrin öylesine önemli özellikleri var ki.
Resûlullâh’ın doğduğu, Kâbe’nin şehri, keremli dediğimiz Mekke,
Resûlullâh’ın bedeninin muhafaza edildiği nurlu dediğimiz Medîne ve Mescid-i Aksa’nın şehri Kudüs.
Bu üç şehir İstanbul’dan çok önde…
En önde…
Ama İstanbul’un da bu 3 şehirden farklı kılan önemli özellikleri var.
Yukarıda sıralamadığımız özellikleri…
Belki Bir Medîne kadar önemi yok
İstanbul’un,
Medîne’de Fahri Kâinât’ın bedeni var.

Belki bir Mekke kadar önemi yok İstanbul’un, Allâh’ın evini koruyabilecek bir liyâkatimiz yok. Ama bu kutlu Şehir İstanbul ki, Nedim’in: Bu şehri Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır Bir sengine yekpare Acem mülkü fedâdır" dizeleriyle bütün bir İran ülkesinin İstanbul’un bir taşı uğruna fedâ olması gerektiğini belirttiği bu şehirde Resûlullâh’ın sancağı mevcut, Sancaktârı mevcut, Resûlullâh’ın hırkası mevcut, kılıcı mevcut, mührü mevcut. Bizde bu güzide emânetleri koruyabilecek bir liyâkat olmasaydı lemlerin Rabbi olan yüce Allah bizlere bu kutsal emânetleri koruma görevini vermezdi.

İslâm güneşi Osmanlı ile birlikte Asr-ı saadetten sonra daha bir parladı. Onlar lemlerin Efendisine (sav) sevdâlı bir nesildi.. Yavuz Sultan Selim Han döneminde devlet içerisinde çalışabilecek bir kişinin yedi göbek şeceresine bakılırdı. Şecerede en önemli şey bu yedi göbek içerisinde namaz kılmayanın var olup olmadığı idi. Eğer namaz kılmadığı tespit edilen birisi olursa o kişi devlet içerisinde çalıştırılmazdı.

Yine somut bir örnek de Süleymaniye Vakfiyesi’ne âit. Kânûnî Sultan Süleyman Han Süleymaniye Câmii’nde görev yapacak İmam ve Müezzinlerin hâiz olması gereken kuralları yazarken bakın neler istemiş:

1-Arapça, belâgat, mantık, hadis, fıkıh, kelâm, tefsir, felsefe, matematik,
astronomi bilecektir.
2-Arapça ve Farsçayı mükemmel
bilecektir.
3-Ayrıca Latinceyi de bilecektir.
4-İslâm’ın yüce gerçeğini ortaya koyabilmesi için mukâyeseli dinler ve dinler târihini iyi bilecektir.
5-Ata binecek, idman yapacak, sportmen olacak, sıhhatli ve yakışıklı olacak.
6-Güzel giyinecek, "kendine denk güzel bir hanım"la evli olacak.

Bunlar sâdece vakfiyede câmide çalışabilecek olan İmam ve Müezzinlerde aranan şartlar. Bizim şu an uyguladığımız uygulamalar ile Osmanlı Medeniyetinin uygulama esaslarını karşılaştırdığınızda medeniyetimizin ne kadar büyük bir ufka hâiz olduğunu görüyoruz.

Bu yazı bizim Resûlullâh’a olan sevgimiz belli olsun diye yazılıyor. Unutmadan şunu da ekleyeyim ki, Resûlullâh’ın Ravzası üzerindeki yeşil kubbe Sultan II. Mahmud Han tarafından yaptırılmıştır. Oranın yapımı da bu millete nasîb olmuştur. Daha önceki rengi Memluk Sultanı Sultan Kayıtbay tarafından beyaz olarak yaptırılmıştır.

II. Mahmud Han Ravza yaptırılırken yapan işçilerin hâfızlardan seçilmesini istemiş ve tâmirat esnâsında dünyâ kelâmı konuşulmasını yasaklamıştır. İşçiler birbirlerinden bir şey isterken sözleri Subhânallâh veya Allâhuekber diyerek birbirlerine hitâb eder ve işlerini bu şekilde icrâ ederlerdi. Ancak dünyâda bir eşi daha bulunmayan ve sâdece Ravza için yapılmış özel çiniler ile süslü olan bu muhteşem mescidin mîmârî açıdan bir kusûru var.
Bilmem bileniniz var mı?
Yanındaki küçük minâresi yamuk!
Semâya doğru yükselirken dışa doğru bir eğim göreceksiniz. Dışa doğru olması bile insanı düşündürüyor. Fazla düşünmeye de gerek yok. Çünki minâreyi yapanlar şöyle düşünmüşler: Eğer bir gün Medîne’de deprem olursa…
O depremde minâre yıkılırsa…
O minâre Resûlullâh’ın üzerine düşmesin… Bence ben kalemi bırakayım, sizler de okumayı.
Hep berâber bir tefekküre dalalım.
Ne mutlu bizlere ki o mimar ve mühendisin, o hâfız işçilerin DNA’larını taşıyoruz.