23. 02. 2018

Küçük pencere

Yazdır

Çocukluğumun en güzel yıllarının bir bölümü Adapazarı’nın şirin ilçesi Akyazı’nın Çıldırlar köyünde geçti. Rahmetli Dayım İmam olduğu için yaz tatillerinde ilim öğrenmek için yanına giderdim. Zaman zaman da ilçedeki diğer köyleri ziyarete gidip o bölgedeki âlimlerin dizinin dibine oturur hoş sohbetlerine katılırdım.  Dedim ya yaşım küçük,  köyleri ziyaret ederken gözüme hep takılırdı üç tokmaklı, küçücük pencereli, büyük kanatlı kapılar. Bir anlam veremezdim kapının neden kanatlarının büyük olduğuna, büyük kanatlarının üzerinde üç tokmak bulunduğuna ve kapının üzerinde bulunan küçücük bir pencereciğin ne işe yaradığına.

Günler günleri kovaladı. Zaman hiç durmadan akıp gitti ömrümüzden bir su misali. Kocaman bir şehirde yaşıyorduk Adı İstanbul. Necip Fazıl üstadın sözleri kulaklarımda çınlıyordu.

"Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Zihnimi kurcalayan sorunun cevabını kocaman bir üniversitesinde okuduk İstanbul’un. Soru küçüktü belki. Küçüklüğümden zihnimde kaldığı için bilemezdim cevabının kocaman olacağını.

Kıymetli dostlar Osmanlı zamanında bir müminin evine direk girilmezmiş. Evin etrafı mahremiyetin gizliliği ve koruyucusu olarak bahçeler ve kocaman kanatlı kapılar ile çevrelenirmiş. Kapıya gelen bir hanım ise kapı üzerinde bulunan en küçük tokmağı vururmuş ince sesiyle kapı tahtasına. O tıpkı kendisi gibi latif ve narin bir "çıt-çıt" sesi çıkarırmış. Evdeki bayanlardan biri kapıyı açarken, evdeki beyler ayakaltından çekilirmiş. Eğer en iri olan tokmak çalınırsa o zaman evdeki hanımlar bahçeden, içeri geçerlermiş. Zira bu kez gelenin bir erkek olduğu anlaşılırmış.

Edebin ve ahlakın üst noktaya çıktığı şanlı mazimiz. Durun daha bitmedi. Dedim ya üç tokmak var diye. Birinci ince ses çıkarmıştı hanımlar için, ikincisi kalın ses çıkarmıştı beyler için. Ama asıl soru üçüncü tokmak. Ne işe yarar, ne anlam ifa ederdi? Üçüncü tokmak yanı orta boy olan tokmak çalındığında kapıyı kimse açmazmış.O zaman kocaman büyük kanatlı kapının üzerindeki zihnimi kurcalayan küçücük pencerecik açılırmış. Ancak bir elin sığabileceği kadar küçük ve narin pencere… Kıymetli dostlar, orta boy tokmak çalındığında kapının ardındakilere yanı ev içindekilere şu mesaj verilirmiş.
"Ben muhtacım ve sende fazla olan şey ne ise onu istiyorum."
Aman yarabbi!

Ebu Zer (ra) dan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygambersav ‘in  "Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde ikram et!"  sözlerinin hal dili ile yansıması tecelli ediyor zihnimde. Belki istenen çorba değil ama biz o küçücük pencereciği açtığımızda belk ibir yumurta, belki bir hurma, belki bir mecidiye, belki bir elbise veya sıcacık bir ekmek… elimizde ne varsa…
Bir hurma ile cenneti satın alan ecdadımızın elinde ne varsa kapıdaki o küçücük pencerecikten uzatması edebin, ahlakın ve yardımseverliğin bu coğrafyada yaşayan halkların kardeşliğinin en temel mayası olduğunun gerçekliğini adeta bize anlatmakta.

O küçücük pencerecikten uzatılan el ne veren yüzü görebilmekte, ne de veren  el o küçücük pencereye elini uzatanı görebilmekte.. "Sadakayı gizli veriniz" diyen Alemlerin Efendisinin her sözünü kendisine rehber edinen Hz. Peygamberin Medine’de kurduğu devletin devamı olan bu millet sevgisinin tezahürünü O’na duyulan muhabbeti hiç kaybetmemiş.

"Fedake ümmi ve ebi Ya Resûllulah… Emrin olur" demişler. "Sadakayı gizli veriniz" sözünü yere düşürmemek için ne yapmalı ne etmeli diye kafa yormuşlar. Öylesine yok olmuşlar ki o küçücük pencereleri ve evrensel iyiliğin sembolü olan sadaka taşlarını icat etmişler.

Sadaka taşı nedir diye soranlarınızın sesini duyar gibiyim, anlatalım: Kocaman çukurca bir taş çanak hayal edin. Üst ağız kısmı bir demir levha ile örtün ancak birleşim yerinin bir bölümünde bir elin sığabileceği kadar açıklık olsun. Eliniz sadaka taşının içine para bırakıyor da olabilir, alıyor da olabilir. Ne var ki bunu sizden başkası bilmeyecektir. Üstelik almaya karar verirseniz, avucunuzun içine gelen kısmete de razı olmak zorundasınız. Eski İstanbullular öyle gariplerden bahsederler ki, sadaka taşından bu usulle sadaka aldığı için mahcup olduğundan eli döner dönmez aldığı miktardaki parayı aynı sadaka taşına geri bırakırmış.

Yardımda bulunabilmek için genellikle karanlığın basmasını beklemişler yahut kimselerin olmadığı dönemlerde, hali vakti yerinde olanlar ihtiyaç sahipleri için sadakalarını bu bahsetmiş olduğumuz taşların tepesindeki çukurlara bırakmışlar.  Sadece zenginler değil orta halli bir mümin veya kendi yağıyla kavrulan bir beni adem, kendisinden daha muhtaç insanlar için sadakasını bırakıyordu. Amaç yediği ekmeği kardeşi ile paylaşma aseletinde bulunmaktı. Tıpkı küçük pencere misali kim kime yardım ettiğini bilmiyordu. İhtiyacı kadar alıyor kalanını bırakıyordu. Öyle bir zaman geldi ki yardımda bulunacak insan sayısı artmış, yardım alan insan sayısı azalmıştı. Bir hafta boyunca sadaka taşına bırakılan içi para dolu keseler yerinden alınmamıştı.
Kaybettiğimiz onca güzelliğin yanında bir de sadaka taşlarını kaybettik. Bir zamanlar İstanbul’un her köşe başında, her cami, türbe girişinde bulunan bu abide eserleri kendi elimizle yok ettik.

Sadece yaşlıların zor hatırladıkları yorgun hatıraları arasında kalan bu taşların hizmeti bitmiş değil. Bugün yeni bir vazife daha yapıyor... Dün merhametin, şefkatin, inceliğin, zarafetin timsali idi, bugün de, cemiyetin dünle bugününü anlamada mihenk taşı olmaya devam ediyor.

Bu devlet edeb ile 623 yıl ayakta kaldı. Yavuz Sultan Selim Han’ın,  Mekke ve Medine anahtarlarını alıp  20 Şubat Cuma günü Şam’da Melik Müeyyed Camiinde kıldığı Cuma namazı esnasınnda İmam Efendinin kendisine Hakim-ül Hareyenül Şerifeyn ifadesi sonrası zemindeki halıyı kaldırarak başını toprağa sürmüş ve secdeye kapanarak gözyaşları içerisinde Hadim-ül Harameynül Şerifeyn olarak hutbeyi düzelttirmesi  ve sarığının ucuna süpürge biçiminde sorguç taktırması da  bu edebin en net biçimde anlatmaktadır.