23. 10. 2017

Yakın tehdit

Yazdır

Atalarımız yaklaşık 1300 yıl önce, Orta Asya’dan gelerek Dünyanın göz bebeği konumunda olan Anadolu yarımadasını yurt edinmişlerdir. Adeta şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulan bu topraklarda, ecdadımız dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştur. Kurulduğu günden itibaren Osmanlı İmparatorluğu sürekli Haçlıların müdahalelerine maruz kalmıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen Haçlı Seferlerini atalarımız başarıyla püskürtmüşlerdir. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın stratejik önemiyle birlikte, Hristiyan Dünyası’nın yanı başındaki bir İslam İmparatorluğu oluşuyla da Osmanlı İmparatorluğu’na bütün dünya Hristiyanları düşmanlık beslemiştir. Bu öyle bir hale gelmiştir ki en uzağımızda olan Amerikalılar bile Osmanlı İmparatorluğu’na düşman olmuştur.

Hem Anodolu’da hem de Afrika’da egemen olan bir İslam İmparatorluğu’nun varlığı, özellikle Sanayi Devriminden sonra kıymeti anlaşılan islam ülkelerinin bulunduğu coğrafyadaki madenler, bütün dünyanın gözünü buralara çevirmiştir. Amerikalıların bulunduğumuz coğrafyanın önemini 1860’lı yıllarda fark ettiği ve o tarihlerden itibaren ajanlarını ülkemize gönderdiklerine dair bir çok söylenti bulunmaktadır. Bu ajanların Osmanlı’nın son dönemlerinde tezgâhlanan ve çöküşü hızlandıran birçok olayda aktif faktör olarak olayların tam içinde bulunduğu da kuvvetle iddia edilmektedir. Siyonistlerin bu bağlamdaki hedefleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak, Orta Doğu ve arap ülkelerini küçük parçalara ayırarak rahatça yöneterek sömürmek ve Anadolu’da yönetilebilir birkaç devletçik oluşturmak şeklinde sıralanabilir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki iç karışıklıkla birlikte 1. Dünya Savaşı ve ardındaki talihsiz gelişmeler, arap ülkeleri üzerindeki Osmanlı egemenliğine son vermiştir. Sonrasında ise Anadolu’dan Türk varlığını kaldırmak için Çanakkale’ye saldırılmıştır. Dünyanın en büyük savaşı olarak nitelendirilen, Çanakkale’yi geçilmez kılan ve savaşı kazanan ecdadımız, kanlarıyla yoğurduğu bu topraklarda Türk varlığını kimsenin sona erdiremeyeceğini bütün dünyaya ispat etmiştir.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, kahramanca mücadelelerle Büyük Önder Atatürk birçok reform yaparak Türk İslam Sentezi İdeolojisi üzerine milli devlet niteliğindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur. Batılıların iddiasına göre Arap kültürünün egemen olduğu toplumlarla bir arada medenice yaşamanın zor olduğu tezine ise Büyük Önderimiz bu reformlarla cevap vermiştir.  Atatürk’ü önce reformlar konusunda destekleyen yabancı güçler, Atamızın tam bağımsızlık ilanı ve tüm ajanları yurttan kovması nedeniyle Anadolu’da kontrol edemeyecekleri güçlü bir devletin oluştuğunu anlayan siyonistler de tekrar panik başlamıştır. Ulu Önderimiz döneminde, devletimiz hiç kimsenin etkisinde kalmadan kendi imkanlarıyla seferberlik ilan ederek çığ gibi büyümeye başlamıştır. Bu durum yabancı güçleri o kadar rahatsız etmiş ve korkutmuştur ki liderlerini Atatürk’le yakınlaşmak için teker teker  ülkemize göndermişlerdir. Ancak Atatürk’e hiçbir şekilde etki edemeyeceklerini anlayan dünyayı dizayn etme çabasındaki siyonistler, Orta Doğu ve İslam ülkeleri için yeni ve sinsi planlar yapmaya başlamışlardır.

Atatürk’ten sonra az da olsa çalışma alanı bulabilen siyonistler, ajanları vasıtası ile bir yandan devlete “Şeriat tehlikesi var” diyerek hala etkisinde kalınan dinsiz devlet söylemlerine zemin hazırlayan uygulamalar yaptırmışlar, diğer yandan da cemaatleşme yapıları altında; Atatürk ve Cumhuriyet dinimizi elimizden aldı gibi politikalarla devlet ile halk arasına kin tohumları ekmeye başlamışlardır. İkinci Dünya savaşının araya girmesi ile süreç biraz uzamıştır. Tek partili siyasal sistemden çok partili siyasal sisteme geçilmesi ile birlikte; bireysel inanç ve ibadet özgürlüğü, hürriyetçi ve dışa açılımcı söylemleri dillendiren merkez sağ tabanlı merhum Adnan Menderes önderliğindeki Demokrat Parti’nin seçmenin teveccühünü kazanıp iktidara gelmiştir. İkinci Dünya savaşından sonra 1948 Yılında oluşturulan Marshall Planı yardımları uzun süre Türkiye’ye verilmemiştir. 1952 Yılında Türkiye’nin Nato ittifakına katılması ile birlikte Marshall Yardım Fonunun son zamanlarında Türkiye’ ye de yardım yapılmıştır. Böylece ordumuz Nato Ordusu’na dahil olmuştur. Ordumuza Nato vasıtası ile hakim olan siyonist işbirlikçiler, 1960 İhtilali’nde ve 1971 Muhtırası’nda kendilerini göstermişler ve devleti dizayn etme çalışmalarına devam etmişlerdir. 1960 İhtilali’nden sonra İslam dünyası üzerinde uygulamaya koymak istedikleri projeyi genişleterek Türkiye’nin de katkısı ile BOP dedikleri Büyük Orta Doğu Projesi’nin temellerini 1980 İhtilali ile atmışlardır.

12 Eylül 1980 İhtilali’nde cemaatlerin mal varlıklarına dokunulmaması da çok mânidardır. Bu olay Türk Silahlı Kuvvetlerinin İslam’a olumsuz müdahale ediyor düşüncesini de çürütmektedir. 1980 İhtilali’nden sonra ülkemizde iki şey yükselip gelişmeye başlamıştır. Birinci olarak;  cemaatleşme yapıları gelişerek yükselmeye başlamış, özellikle “Hizmet” grubu devlet desteği ile birlikte yurtiçi ve yurtdışında ciddi faaliyetler göstererek okullar açmıştır. Ekonomik kaynağını “himmet” adı altında toplanan yardımlardan alan bu grup ekonomide, siyasette ve kamu bürokrasisinde örgütlenmeye ve büyümeye başlamıştır. 1980 İhtilali’nden sonra yükselen ikinci şey ise;  PKK’nın ortaya çıkması ve bu süreç içersinde gelişmesi ve eylem yapmaya başlayarak büyümesidir.1980 İhtilâli sonrası bu iki gelişmeye bakıldığında ülkemizde kimlerin ne için yetiştirilip hangi hizmetlerde görev alacağının  iyi hesap edilmesi gerektiğinin önemi bir kez daha anlaşılmıştır.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için ülkemizi kendisine partner seçmiştir. Ülkemizle birlikte hareket edebilmek ve kamuoyumuzu stabil halde tutabilmek için, 1980 İhtilâli’nden sonra, cemaatlerin gelişmesi ve kendi deyimleri ile “müslüman bir başbakan ve arkasındaki halk desteği” önemsenmiştir. Böylece ileride yani günümüzde ABD politikalarına Türkiye ile devam edildiğinde, halkın sessiz kalmaya sağlanması amaçlanmıştır. Bu politikaya halen devam edilmektedir. Amerikalıların Arap Müslümanları şu anki durumlarıyla yönetme sıkıntıları vardır. Çünkü Araplar ABD tarafından, planlı ve vefalı olmaya uygun millet olarak değerlendirilmemektedir. Büyük Ortadoğu Projesi; bu ülkelerin yönetilebilmesi için ılımlı islam modeline uydurulma tezi adı altında, kiliseye entegre bir cami anlayışını müslüman toplumuna empoze ederek yönetme teorisidir. Bazıları tarafından  dillendirildiği gibi “Medeniyetler Arası Buluşma, Dinler Arası Diyalog” hep bu teorinin birer parçasıdır. Bu politika ile kilise ile cami yakınlaştırılmak istenmekte ve İslam devletlerinin bu politika ile yönetilmelerinin sağlanması amaçlanmaktadır. ABD, Ortadoğu projesi için gelişmiş ve modern ülkemizi bu politika için uygun bulmuş olup bu politikaya Devletimizi razı etmek için de PKK terör örgütünü pazarlık unsuru olarak kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir. Bu pencereden bakıldığında ülkemizde oynanan siyasi oyunların nedenli çirkin olduğu ortaya çıkmaktadır. Milletimizin önüne çıkanların işbirlikçilerinin arka uzantılarını, önümüzdeki dönemde tarihçiler yargılayacaklardır. Dış güçlerin Anadolu yarımadasında güçlü temeller üzerine kurulan cumhuriyetimizi yıpratmak için içeriden kendilerine uygun işbirlikçiler arayıp bularak milletimizin istikbâline doğrudan müdahale etmeleri kabul edilecek bir durum değildir. Bu dönem içerisinde Türk kimliğine zarar verilmiştir. Türk Milleti tek millet diye anılır hale gelmiştir. Halkın önemli bir bölümü halen cumhuriyeti tam olarak benimsememiştir.  Kurtuluş savaşında bile halkımız içerisinde imam olarak görev yapan sünnetsiz kriptolar halen milletimiz içerisindeki faaliyetlerine devam etmektedirler. Dış güçler tarafından desteklendiği anlaşılan cemaat yapıları yeni hocalar üretmeye devam etmektedirler. Bütün bu cemaat söylemleri “Türk ve Cumhuriyet” kavramlarına karşı kin ve nefret tohumları içermekktedir. Söz konusu siyonistler bu bağlamda “Milli Devlet” ilkesine ciddi zararlar vermişlerdir.

Müslüman başbakan, dinler arası diyalog, medeniyetler arası buluşma projeleri, baş papazla yan yana bulunulması, caminin kilise ile entegre edilmeye çalışılması ve kiliseye bağlı bir cami modeli projesi kutsal inancımıza yapılan en büyük ihanettir. ABD’nin tüm dünyayı yönetmek için geliştirdiği bu projenin islam dünyasındaki baş uygulayıcısı rolünde, eşbaşkan veya stratejik ortak adı altında ülke yöneticileri kullanılmıştır. ABD patentli bu politikanın benimsenmesi nedeniyle de islam aleyhine gösterilere, Yahudiler ve Hristiyanlara tanınmak istenen imtiyazlara ve lejyonerlerin faaliyetlerine ses çıkarılmayıp, adeta destek verilmiştir. Yapılan bu uygulamalar ve düşünce sistematiği, halkımızın BOP projesine sessiz kalması hedeflerinin birer sonucu olmuştur.

Dinimizin baskı altında tutulduğu söylemleri ile ortaya çıkan kriptolar, Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla bir çok komutanı görevden uzaklaştırıp, etkisiz hale getirmesi milli devlet savunucularına en büyük darbeyi vurmuştur. Diğer taraftan “müslüman hakkı, hukuku bilir” diyerek hakimler ve savcılar ele geçirilmiştir. “Müslüman rüşvet yemez” denilerek cumhuriyetimizin yılmaz savunucuları  olan liyakatlı kişiler, özellikle ülkücüler, bürokrasiden uzaklaştırılarak liyakatsız bir çok kripto, devletimizin önemli makamlarına atanmıştır.

Peki sonuç, ya sonuç ne oldu? 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi. Allah(cc) ülkemizi korudu, son anda direkten döndük. Aradan bir yıl geçmesine rağmen devletimiz henüz normale dönemedi. Halen üst düzey bürokrasi ve siyasilere dokunulamadı. Bu korkunç yapının o kadar gözü dönmüştür ki; kendi halkına bomba atabilecek, günahsız insanları öldürebilecek nitelikte canavarlar yetiştirebilmiştir. Devletin en tepesinde Cumhurbaşkanı’nın birinci derecedeki yakınındaki kadrolar ve devletin en önemli makamları bu yapının eline geçmiştir. ÖSYM ve KPSS sınav sorularını çalarak yandaşlarına aktaran bu denli bir yapının İslam’a hizmet ettiğini söylemek mümkün değildir. Bu yapının devleti ele geçirmesi ile devlette liyakat sistemi, 30 yıllık akademik ve bürokratik birikimi de adeta çökmüştür.

Yüce dinimiz İslam’ın mensupları olan Müslümanların, İslam’ı gerçek manada yaşamak için katıldıkları cemaatleşme ve dergâh yapılarının art niyetli hainlerin eline geçtiği takdirde ne kadar tehlikeli bir hal aldığını 15 Temmuz Kalkışma Girişimi  ile çok acı bir şekilde tecrübe etmiş bulunuyoruz. Türk insanı dini, milliyeti ve vatanı konusunda çok hassastır. Yüce dinimiz kullanılarak milletimiz içerisine atılan nifak tohumları ile, önce Türk kimliğine, sonra devlete olan bağlılığa çok ciddi zararlar verilmiştir. Diğer taraftanda “irtica hortluyor” yaygarası ile “Peygamber Ocağı” olarak bildiğimiz TSK’ya olan güvene de ciddi zarar verilmiştir. Kısacası devletimiz neredeyse bürokratik açıdan çökme noktasına gelmiştir.

Bazı şaşkınlar tarafından “yeniden kuruluyor” denilen, bazıları tarafından “Yeni Türkiye” diye adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti’nde, 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi’nden sonra neler yapacağı günümüzün en önemli konusu haline gelmiştir. Devletin tepesi tek bir kişi bile kalıncaya kadar bunlarla mücadele edeceğiz denmektedir. Onbinlerce kişi görevlerinden atıldı, çok büyük şirketlere el konuldu ancak işin siyasi ve tepe bürokrat kısmına henüz dokunulmadı veya dokunulamadı. İktidar partisinin Genel Başkanı “aramızda metal yorgunluğuna kapılanlar var” derken sanıyorum Fetöcü siyasileri kastediyor. Ancak nasıl ayrılacaklar. 17 Aralık 2013’ten önce bu yapı ile iktidar et ve tırnak gibiydi. Hani derler ya et tırnaktan ayrılmaz diye. Ancak devletin bu yapıdan tamamen temizlenmesinden başka bir formül yoktur. Şu andaki tabloda önümüzdeki ilk seçimlerde milletimiz ya yenilenen iktidar partisine güvenerek oy kullanacak ya da başka bir çözüm yolu deneyecektir.

Büyük Orta Doğu projesinin uygulanmya konması için üretilen hain PeKaKa terör örğütü ile de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ikinci bir kuşatma altına alınmıştır. 30 yılı aşkın bir süredir devletimizin başına bela edilen bu hainler, 30 bin insanımızın ölümüne 5 binden fazla şehit vermemize sebep olmuştur. Devletimizin güvenlik kuvvetlerinin üstün mücadelesi sonucu her seferinde bitme noktasına getirilen bu hain yapı, birileri tarafından desteklenmekte ve tekrar sahaya sürülmektedir. Bu hain yapıda giderek güçlenerek, yan komşumuz Suriye de uyguladığımız yanlış dış politikalar sonucu kendisine yeni alanlar bulmuştur. PYD ve YPG olarak örgütlenen Suriye Kürtleri adı altın da toplanan ve asıl kimliklerinin ne olduğu tam bilinemeyen bu örgütlerle PeKaKa dayanışma içerisindedir. Son günlerde ABD tarafından Deaş ile mücalede kullanacağız diyerek binlerce tır silah gönderilen ve desteklenen bu hainler sınırımızın dibinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. ABD nin Deaş mücaleden sonra bu silahları onlardan geri alacağız sözüne inanmak için amerikalı olmak gerekir. Böyle bir durumun varlığı ülkemizin güvenliği ve üniter yapısı için çok yakın bir tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Organizasyon ve komuta kademesinde içerisi boşaltılmış bir diğer bir ifade ile neredeyse ele geçirdikleri TSK ile bu tehditle mücadele etme güçlüğü de gün ışığı gibi ortadadır. Halen boyutları nereye kadar uzandığı bilinmeyen, Fetö işbirlikçilerin tamamı TSK dan temizlenmez ise ülke güvenliği dış tehditlere karşısında nasıl savunulacaktır. Ülkemiz etrafında birileri tarafından sürekli olarak silah ve mühimmat yerleştirilmektedir. Devleti ve Milleti ile ülkemiz bu durumları bertaraf edecek güçtedir. Çanakkaleyi geçilmez kılmış, Kurtuluş savaşını vermiş bir milletin çocukları olarak, bu hainlere ve işbirlikçilerine gerekli dersi de vereceğimizden de kimsenin endişesi olmasın.

1980 ihtilalinden sonra yükselen iki değer birisi içeri de devletimizi adeta işgal etmiş durumdadır. Diğeri PeKaKa ise dışardan sürekli haince saldırılar yaparak ulusal güvenliğimizi ve üniter yapımızı tehdit eder hale gelmiştir. Anlayamadığımız husus şudur. Stratejik ortakla eş başkanı olduğumuz BOP acaba hedef mi değiştirmiştir. Yoksa başından itibaren böylemiydi. Benim kişisel kanaatim ABD nin BOP dan vazgeçtiği ve Büyük İsrail Politikasına döndüğü yönündedir. Bir çok kişi tarafından işin başında BOP un Büyük İsrail projesi olduğu söylenilmiştir. Ancak Devletimizi yönetenlerin bu denli hainlik içeren proğrama sıcak bakması veya ortak olması mümkün değildir. Bu ABD tarafından yapılan çok gizli ve sinsi bir plandır. Eğer BOP Büyük İsrail projesine döndü ise devletimizin önünde çok ciddi bir tehlikenin olduğunu düşünmek gerekir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım hususları hepimiz dikkatlice düşünüp analiz edersek, ne yapıldığı ve ülkemiz üzerinde ne kadar hain ve tehlikeli oyunların tezgâhlandığı hakkında bir sonuca ulaşabiliriz. Kamu ve özel tüm kesimler ile devlet ve milletimizin bütün unsurlarının yapacağı en sağlıklı hareket Türk Kimliğine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve kurucu değerlerine sahip çıkmaktır. Gidecek başka devletimiz, yaşayacak başka vatanımız yoktur. Şu anda dünyada İslam’ın en iyi yaşandığı ülke Türkiye’dir. Bunda da en büyük pay cumhuriyetin değerleridir. Evlatlarımıza bırakacağımız en büyük miras; Türklük gurur ve şuuruyla, İslam’ın ahlak ve faziletiyle yetişen bireylerin oluşturduğu Milli Devletimiz Türkiye Cumhuriyeti dir. Aziz Milletimiz elbette bu hain tuzaklardan kendisi kurtaracak güce sahiptir. Büyük önder Atatürk’ün dediği gibi “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”.

Ne Mutlu Türküm Diyene!